Duino Ağıtları – İkinci Ağıt

Duino Ağıtları – İkinci Ağıt

Her melek korkunçtur.Ve buna karşın, ne acı
Şarkım yine sizlere, ey ruhun neredeyse ölümcül kuşları,
Tanısa da sizleri.Nerede artık Tobias’ın yaşadığı günler,
Parlayanlardan birinin basit bir evin kapısında durduğu?
Biraz kılık değiştirimiş yolculuğa ve artık korkunç olmadığı.
(Merakla dışarıya bakan gencin karşısında bir genç)
O büyük melek, o tehlike getiren şimdi yıldızların ardından
Bir adım inip de aşağılara, çıksaydı şimdi karşımıza
Çarpan kalbimiz parçalardı bizi.Kimsiniz sizler?

İlk kusursuz yaratıklar, hilkatin gözdeleri,
Tüm yaratılanların tan kızılı dağ dorukları,
Çiçekler açan tanrı varlığının çiçek tozları,
Işığın eklemleri, geçitler, merdivenler, tahtlar,
Öçlerden mekanlar, sevinç kalkanları,
Fırtınalı coşkun duyguların kargaşası.Ver herbiri birdenbire, birer
Ayna : Dışarı yansıttıkları kendi güzelliklerini
Geri almaktalar kendi benliklerine

Ya bizler, hissederek eriyip gidiyoruz.Ah,
Her soluk verişte biraz daha eksiliyoruz.Korlaştıkça
Güçsüzleşiyor dumanımız.Söyleyebilir bize biri:
Evet damarlarımdaki kan olmaktasın sen, bu oda, ilkbahar
Dolmakta senle…Neye yarar alıkoyamaz ki bizi,
Onun içinde, onu saran mekanla birlikte yok oluruz.O güzel insanlar da yokolurlar.
Kim alıkoyabilir ki?Durmaksızın görüntüleri
Beliriyor yüzlerinde ve ayrılıyor.Sabah vakti otlardan ayrılan çiğ gibi
Ayrılıyor bizden bizim olan da, sıcak bir yemekten yükselen
Buğu sanki.O gülümseme nerede artık?O bakışlar:
Kalbin yeni, sıcak ve kaybolan dalgası-;
Ne acı:varolmaktayız buna karşın.tat katmadık mı
İçinde eriyip gittiğimiz evrene bizler?Melekler
Yalnızca benliklerinden akıp gidenleri mi
Geri almaktalar, yoksa bazen yanlışlıkla
Bizlerin varlığının bir parçasını da mı?Yoksa bizler de
Karıştık mı onların yüz ifadelerine, yüzlerindeki belirsizlik gibi
Hamile kadınların?Farketmiyorlar bunu girdabında
Kendilerine dönüşlerinin.(Nasıl farketsinler ki zaten)

Sevenler anlayabilseydiler bunu, gece vakti
Büyülenmişçesine söyleşebilirlerdi aralarında.Çünkü herşey görünmekte
Bizi gizlermişçesine.Bak, ağaçlar varolmaktalar; evler ki,
Barındığımız içlerinde, varolmaya devam etmekteler.Yalnızca bizler
Akıp gidiyoruz herşeyin önünde, solurken alıp verilen havaymışcasına.
Herşey birleşmiş adeta bizleri görmezlikten gelmeye.Biraz
Utancıyız onların belki, biraz da dile getirilemez ümitleri.

Sevenler, sizlere, birbirlerine yetenlere
Soruyorum bizleri.Kavrıyorsunuz birbirinizi.Kanıtlarınız var mı?
Bakın, bazen öyle oluyor ki, kenetli ellerim
Hissediyorlar birbirlerini ya da aşınmış yüzüm
Sığınmakta aralarına.Bu hissettirmekte bana biraz
varlığı.Fakat kim cesaret edebilir ki, bu kadarıyla varolmaya?
Fakat sizler, birbirinizin coşkusunda
Büyüyen, biriniz bitkin, diğerine şöyle yalvarıncaya değin:
yeter artık -;Sizler ellerinizle birbirinizin
Daha da zenginleşmektesiniz, bereketli bağbozumları gibi;
Sizlere, güçten düşenlere, diğeriniz güçlendikçe

Sizlere soruyorum bizleri.Biliyorum
Mutlulukla dokunuyorsunuz birbirinize, okşayışlar koruduğu için
Kaybolmadığı için sizlerin, ey şefkatliler, dokunduğunuz yerler;
Hissettiğiniz için dokunarak salt akışı.
Böylece neredeyse sonsuzluğu vaadetmektesiniz birbirinize,
Kucaklaşarak.Fakat ilk bakışların
Korkunçluğuna dayanabilirseniz eğer, penceredeki özleme
Ve ilk birlikte yürüyüşe, bir kez olsun bahçede:
Ey sevenler, sevmekte misiniz hala?Sizler
Birleşince dudak dudağa ve başlayınca karışmaya-:İçki içkiye:
Eyvah, yitirmekte kendilerini içenler bu eylemde.

Hayrete düşürmüyor mu sizi, Attika stellerindeki çekingenlik
İnsan tavırlarının? Sevgi ve veda değil miydi
Omuzlarda hafifçe yüklenen?Sanki bizlerden
Farklı bir özden yapılmışçasına.Elleri hatırlayınız,
Güçle dolu olmasın karşın gövdenin, yumuşakça dokunan.
Kendilerine hakim olanlar biliyorlar: o kadar uzak ki bize
Birbirimize böyle dokunmak; daha güçlü
Dokunurlar bize tanrılar.Fakat bu onların bileceği iş.

Bulabilseydik keşke, saf, sınırlı, dar,
İnsani, bize ait verimli bir toprak parçası
Irmak ve kıyılar arasında.Çünkü aşmakta bizi kendi kalbimiz
Tıpkı onlar gibi.Ve ona artık bakamıyoruz.
Bakamıyoruz kalbimizi yatıştıran görüntülere, daha da ötesi
Tanrısal gövdelere, kendi sınırlarını bulmuş.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: Süha Ergand

Yayınlandı:  on Aralık 17, 2009 at 5:37 pm Yorum yapın
Tags: , , , ,

Duino Ağıtları – Altıncı Ağıt

Duino Ağıtları – Altıncı Ağıt

İncir Ağacı, öteden beri anlam yüklüdür gözümde
senin çiçek açmaya nerdeyse hiç yer vermemen
ve tam vaktinde kesin kararlı meyveye,
övgüsüz, iletivermen en katkısız sırrını.
Eğik dalın, çeşme borusu gibi, sürer özsuyu hep
aşağı doğru ve yukarı: uyanmış uyanmamışken,
sıçrar uykusundan en tatlı başarının mutluluğuna.
Bak: kuğudaki tanrı gibi.
…Bizse geç kalırız,
ah, çiçeklenmeyle övünürüz; çoktan açığa çıkmış,
gireriz ertelenmiş özüne son meyvemizin.
Eylemin basıncı pek az kimsede öyle güçlü yükselir ki,
gece havasınca baştan çıkaran çiçeklenme ayartısı
ağızlarının gençliğine dokununca, göz kapaklarına dokununca,
parıl parıl yanan yürekleriyle hep dururlar sımsıkı:
belki ancak kahramanlarda ve erken ayrılmaya seçilenlerde-
bunların, bahçıvan Ölüm başka türlü bükmüş damarlarını.
Fırlar ileri bunlar: önünde giderler fatih gülümseyişlerinin,
usul biçimli Karnak kabartmalarındaki o
üstün gelmiş hakanın atları gibi tıpkı.

Şasılası bir yakınlık görülür erken ölenlerle kahraman arasında.
Süre ilgilendirmez onu. Kahramanın yükselişi varlıktır. Hiç
durmadan ilerleyerek, girer değişmiş takım yıldızına
sürekli tehlikelisin: Onu pek az kimse bulur orada. Oysa yazgı,
bizi karanlık karanlık gizleyen, kendinden geçip ansızın.
türküler onu taşkın dünyasının fırtınası içine.
Kimse yok onun gibi duyduğum. Birdenbire,
akan havayla gelen karanlık yankısı yarar geçer beni.

Derken nasıl gizlenesim gelir bu özleyişten: keşke ah,
keşke bir küçük oğlan olsaydım, ona yaklaşsaydım, otursaydım
dayanıp gelecekteki kollara, Samson’u okusaydım: anası
önce nasıl hiçbir şey doğurmamış ve sonra doğurmuş her şeyi.

O daha senin karnındayken, ey ana, kahraman değil miydi,
senin karnında başlamadı mı hakanca seçmesine?
Binlercesi kaynardı dölyatağında, O olmayı arzulardı,
oysa bak: kavrayıp atardı,seçerdi, elinden gelirdi bu.
Sütunları devirdiyse, senin gövdenin dünyasından
daha dar dünyaya fırlarken oldu bu: orda
seçer dururdu hep, eylerdi. Ey kehraman anaları,
ey azgın ırmakların kaynakları! Siz, yüreğin ta
kenarından, ağlayarak, genç kızların çoktan
atıldığı vadiler: oğula sungu olmaya.
Kahraman hışımla geçerken sevgi duraklarından,
uğrunda çarpan her yürek ancak yukarı kaldırırdı onu:
öteye döner dönmez, gülümseyişlerin bittiği yerde dururdu,
bir başkası.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Duino Ağıtları – Üçüncü Ağıt

Duino Ağıtları – Üçüncü Ağıt

Sevgiliyi türkülemek başka şey, ah,
kanın gizlenen, suçlu ırmak tanrısını başka.
Kızın ta uzaktan tanıdığı, sevgilisi, ne bilir
o Tutku Hakanını: hani sık sık, kendi yanlızlığından,
daha kız dindirmeden onu, – kız sanki yoktu sık sık-
ne bilinmez derinliklerden, ey, kaldıran tanrılığını, geceyi
sonsuz gürültüye boğan.
Ey, kanımızdaki Neptün, ey onun korkunç üççatallısı!
Ey, bağrının karanlık yeri sarmal bağadan!
Dinle, nasıl oylum oylum oyar kendini gece. Sizi yıldızlar,
sizden doğmazmı sevenin aldığı tat
sevgilinin yüzünden? En duru yıldızlardan gelmez mi
İçten bakışı, en duru yüzüne sevgilinin?
Sen değilsin, ah, anası değil
onun kaşlarını böyle kuşkulu kemerleyen.
Senin üstünde, onu duyan kız, senin üstünde
takınmadı bu verimli kıvrım dudakları.
Gerçekten sanır mısın, onu böyle sarsan
usul gelişindi, senin, ey tan yelince gezen?
Gerçek, ürkü salardın yüreğine; ama daha eski ürküler
doluşurlardı içine, o parçalayan dokunmayla birlikte.
Çağır onu… o karanlık arkadaşlıktan pek çağıramazsın.
Elbet ister o, kurtulur da; sıkıntısı dinince,
yerleşir ta en iç yüreğine senin ve başlar orda kendine.
Ama hiç kendine başladımı ki?

Ama, onu sen küçük yaptın, sendin ona başlayan;
o yeniydi sana, o yeni gözler üstüne gerdin
güler yüzlü dünyayı; yabancı olanı dışarıda tuttun.
Nerde, ah, o yıllar, hani ince varlığınla
durdurdun önünde, kabaran uçuruma bırakmazdın onu?
Çok şeyi sakladın ondan böylece; gece kuşkulu odayı
zararsız kıldın; sığınaklarla dopdolu yüreğinden
katıp karoştırdın insan uzayıyla onun gece-uzayını.
Karanlığa değil, hayır, senin daha yakın varlığına
koydun gece-ışığını; o da sanki dostluktan ışıldadı.
Tek gıcırtı yoktu ki bir gülümsemeyle açıklayamasın;
döşeme ne zaman böyle davranır, sanki ta eskiden bilirdin.
Ve seni dinler o, yatışırdı. Bu denli yararlıydı
senin usulca kalkman; uzun örtülü yazgısı
çekilir dolabın arkasına; ve yavaşça yer değiştiren
tedirgin geleceği, uydurdu kendini perdenin kıvrımlarına.
Öyle yatarken o, rahatlamış,
senin usulca biçim vermenin tatlılığını
uykulu göz kapaklarının altında ilk uykuyu eritirken:
korunan birine benzerdi… Oysa içerde: kim durdurabilir,
kim önleyebilirdi içindeki kaynağınsellerini?
Ah, öngörü yoktu bu uyuyan kişide; uyurdu,
ama düş görürdü, ama ateşler içinde: neydi başladığı böyle!
O, yeni olan, ürkek, nasıl dolaşırdı
İç eylemin durmadan uzayan filizlerine,
ilkel örnekler içre kıvrılmış eylemin, boğan bitkiler içre,
yırtıcı hayvan biçimleri içre. Nasıl koyverirdi kendini-. Severdi
iç evrenini severdi, içerdeki yabanı,
en eski ormanı ta içindeki; sessiz yıkıntısı üstünde bu ormanın,
yüreği durdurdu, açık yeşil. Severdi. Onu bıraktı, girdi
kendi köklerinden o büyük kaynağa,
küçücük tohumunun çoktan sona erdiği yerde. Seve seve
indi daha eski kana, hala atalarını tıkınan vadilere,
korkunçluğun gizlendiği derinliklere. Ve her türlü
bilirdi onu, göz kırpardı, beklercesine.
Evet, gülümserdi korkunç… Sen
az gülümsemişsindir öyle tatlı, ana. Nasıl sevmesin onu,
kendine gülümseyeni? Onu
senden önce severdi; sen oğlunu karnında taşırken bile,
oğulcuğu hafifleten sudaydı o, erişmiş.

Bak, biz yalnızca tek yılla sevmeyiz
çiçekler gibi; yürür kollarımızda,
bizi severken, o bengi özsu. Ey genç kız,
bu : içimizdeki sevdiğimiz, tek kişi, gelecek kişi değil,
sayısız kaynayanlardır bütün; yalnız tek çocuk değil,
bütün babalardır, dağ yıkıntıları gibi dinlenen
derinliklerimizde; bütün kurumuş ırmak yataklarıdır
geçmiş anaların-: bütün sessiz
görünümdür açık yada bulutlu
yazgı altındaki-: buydu, genç kız, seni önleyen.

Ve sen kendin, nerden bileceksin-, ta geçmiş çağları
uyarırdın sevgilinde. Ne duygular taşardı
göçmüş varlıklardan! Onda ne kadınlar
nefret ederdi senden!
Ne uğursuz adamlar
diriltirdin damarlarında gencin! Ölü çocuklar
çırpınırdı sana doğru… Ah, usulca, usulca
bir şey yap onun uğruna, güvenli bir gün işi- götür onu
bahçeye yakın, ver ona geceler
üstünlüğü…………….
Tut onu…………….

Rainer Maria Rilke

Sen Olmak İstiyorum

Sen Olmak İstiyorum

“ICH WİLL DU SEIN”

sessiz rüyalar görmek istiyorum
ve onların zarif parlaklığıyla
odamı kabule süslemek istiyorum

ellerinin ellerim
ve saçlarımın üstünde olan duasını
geceme götürmek istiyorum

insanlarla konuşmak istemiyorum
böylece sözlerinin yankısını
(ki o bir sır gibi beni titretir ve sesi varlıklı kılar)
kaybetmeyeceğim

ve akşam güneşinden sonra
hiç bir ışıkta
daha fazla görmek istemiyorum
gözlerinin ateşinde tutuşan
binlerce sessiz kurban için

içinde kabarmak istiyorum
bir çocuk duası gibi
sevinçle bağırılan sabahta
bir fişek gibi
en yalnız yıldızda

ben
sen olmak istiyorum

Rainer Maria Rilke
Çeviren: Turuncu

Yayınlandı:  on at 4:40 pm Yorum yapın
Tags: , , ,

Rüzgarı Seziş

Rüzgarı Seziş

Açık alanlar ortasında bir bayrak gibiyim.
Sezenim gelişini rüzgârın, savrulmalıyım
döne döne,
Dünyanın derinliklerinde uykularındayken
her şey:
Kapılar usulca kapanıyorken, bacalar
ölüm sessizliğinde,
Henüz titreşmeden pencereler, toz bulutu ağırca
döneniyorken daha.

Tanırım fırtınayı hemen, çalkanırım
denizlerce,
Dört bir yana yayar kendimi, dökülürüm içime,
Fırlarım kendimden bir başıma
O büyük fırtınada.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: M.Mahzun Doğan

Yayınlandı:  on at 4:34 pm Yorum yapın
Tags: , , ,

Alkestis

Alkestis

Derken ordaydı Elçi birdenbire,
tam düğün şöleni coşkudan kaynarken
atılmıştı yeni bir unsur gibi ortaya.
Cümbüştekiler duymadılar tanrının
gizlice girdiğini; ıslak bir üstlük gibi
sımsıkı sarınmıştı çünkü tanrılığına,
hani kendilerinden biriydi nerdeyse
salondan geçerken. Ama birden,
çene çalan konuklardan biri gördü
salonun genç efendisi nasıl üst masada
kavrandı sanki yukarı doğru; yaslanmıyor artık,
her yerde ve bütün varlığıyla
bir garip ve korkunç isteği yansıtmada.
Ve hemen, karışım durulmuş gibi,
sessizlik oldu: biraz tortusuyla, tam dipte,
bulutlu yaygaranın; ve çöken boşboğazlığın
posasıyla, şimdiden salarak
yavanlaşmış, içi boş kahkahanın kokusunu.
Derken tanıdılar ince tanrıyı;
ve dinelirken orda, iç görevle yüklü
ve yalvarılmaz,- nerdeyse bildiler.
Ama söylenince baktılar ki, bütün bilgilerin
üstünde bu, bütün anlayışın ötesinde.
Admetus ölecek. Ne zaman? Şimdi, bu saat.

O gerçi, kırmaya başlamıştı parça parça
korku kabuğunu; ve durduğu yerden ellerini
uzatırdı pazarlık etmek için tanrıyla.
Yıllar için, hem tek gençlik yılı için,
aylar için, haftalar için, birkaç gün için – ah!

gün değil, geceler için, bir teki için,
bir gece için, yalnız bu gece için: yalnız bu.
Tanrı kabul etmedi; derken o bağırdı,
çığlık çığlığa bağırdı, tutmadı hiç, bağırdı
anası nasıl bağırdıysa doğarken o.

Ve yaklaştı biri, yaşlı bir kadın;
derken babası geldi, yaşlı babası;
ikisi de dururdu, yaşlı, çok eski, umarsız,
bağıran kişinin yanında; o birden, ilk kez böyle
yakından baktı onlara, durdu, yutkundu ve dedi:
Baba,
sence bu çok mu önemli, şu tortu,
şu posa, yutkunurken sana engel olan?
Git, boşalt onu. Ya sen, yaşlı kadın, sen,
Ana,
niye burdasın daha? Doğum yaptın ya.
Ve tuttu onları, sunguluk hayvanlar gibi,
kavradı sımsıkı. Derken bıraktı birden,
itti yaşlıları; parıl parıl, esinlenmiş
ve soluk soluğa, bağırdı: Kreon, Kreon!
ve başka hiç bir şey, yalnız bu ad.
Ama yüzünde bir şey belirdi
dile getirmediği; önermeyi özlerdi bunu,
alı al moru mor, karmakarış masanın
ötesinde duran genç arkadaşa, sevgiliye.
Bak, yaşlılar (işte orda) kurtulmalık olmuyorlar,
yıpranmış onlar ve zavallı ve nerdeyse değersiz,
oysa sen,- başkasın, sen, bütün güzelliğinle -.

Ama artık göremezdi arkadaşını,
geride kalmıştı çünkü. Oydu gelen,

sanki bildiğinden az daha ufaktı,
solgun gelinliği içre hafif ve üzgün.
Ötekiler, sokağından başka bir şey değil onun;
bu sokak boyunca gelir de gelir o (öylesine bir acıyla
uzanmış kollarında olacak kendisinin, çok geçmeden).

O beklerken, konuşur genç kız, ama kendisiyle değil.
Tanrıyla konuşur ve tanrı dinler onu
ve hepsi duyar, sanki, tanrının içinde:

Kimse geçemez onun yerine. Benden başka.
Ben geçerim. Çünkü hiç kimse benim gibi
varmadı her şeyin sonuna. Ne kaldı
o eski benden? Ölmekten başka nedir ki bu?
Sana söylemedi mi, seni gönderen tanrıça,
ki içerde beni bekliyen döşek
ölüler ülkesine adanmıştır? Ben veda ettim.
Veda üstüne veda.
Ölen hiç kimse bundan fazlasını diyemez. Benim gitmem,
şimdi kocam olan erkeğin altında gömülünce,
belki çözülüp gider diyedir bütün bunlar.
Götür beni: şimdiden ölmekteyim onun uğrunda ben.

Ve açık denizlerde değişen bir yel gibi
yaklaştı kadına tanrı, sanki cansız,
kocasından ırayıvermişti birden
ve bir andaca gizlenmiş olarak, fırlattı
ölümlü yüz erkeğin hayatını kendisine.
Şaşkın, sendeliyerek ilerledi genç çifte doğru
ve kavradı düşteymiş gibi. Onlar,
ağlaşan kadınların toplandığı giriş yerine

varmışlardı nerdeyse. Ama tanrı bir daha gördü
genç kızın yüzünü, erkeğe doğru dönen,
umut gibi parlak bir gülümseyişle gülümseyen;
kız sanki söz verirdi: dönecek yine,
büyüdükten sonra, derinliklerinden ölümün,
ona, yaşayana –
……………………..Hemen elleriyle genç
kapayıverdi, diz çöküp, yüzünü; görmesindi
başka şey, o gülümseyişten sonra.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Yayınlandı:  on at 4:32 pm Yorum yapın
Tags: , ,

Orpheus, Eurke, Hermes

Orpheus, Eurke, Hermes

Ruhların dipsiz, garip madeniydi bu.
Ve onlar, sessiz gümüş damarları gibi
ilerlerdi bu madenin karanlığında. Arasında
köklerin, insanlığa akan kan fışkırırdı
karanlıkta ağır somaki parçalarınca.
Başka şey yoktu kırmızı.

Ama kayalar vardı,
düşümsü ormanlar. Boşluk üstünde köprüler,
ve bir manzara üstündeki boz, yağmurlu bir gök gibi
uzak yatağının tâ üstünde asılı kalmış
o büyük göl sonra: boz, yansıtmayan.
Ve çimenlikler arasında, yumuşak ve sabırlı,
ağarsın diye serilmiş uzun keten bezince
görünürdü tek yolun ensiz, soluk kesimi.

Onlar işte bu tek yola yaklaşırlardı.

Önde ince uzun er kişi, sırtında göğel üstlük,
önüne bakardı hep, dilsiz bir sabırsızlık içinde.
Adımları yutar, tıkınırdı yolu parça parça
durup çiğnemeden; dökülen kıvrımlardan
elleri sarkardı, ağır ve yumruk yumruk,
canlı çengin artık farkında olmadan:
soluna kök salan çengin,
nasıl sarılırsa gül sarmaşıkları zeytin dalına.
Duyuları bölünmüşe benzerdi: çünkü,
görmesi bir köpek gibi koşarken önünde,
dönüp geri gelir, dinelirken ikide bir,
uzak ve beklerken, yolun öbür dönemecinde -
işitmesi hep geri kalırdı bir koku gibi.
Ona öyle gelirdi ki zaman zaman işitmesi
geri uzardı öbür kişilerin gelişlerine;
bu çıkış yolunu izlese gerekti onlar da.
Derken arkasında bir şey yoktu yine
kendi ayak sesinden, üstlüğünün yelinden başka.
Ama kendini hâlâ geldiklerine inandırırdı;
geliyorlar derdi yüksek sesle, sönmesini dinlerdi sesinin.
Onlar gelirdi hâlâ, yalnız iki kişiydi
yürüyen, korkulu, çekingen. Dönüp
bakabilseydi bir kez (geri bakmak
bu işi bozmak olmasaydı bir,
bu daha bitmemiş) onları görebilirdi besbelli,
kendisini sessizce izleyen iki tez-gidişliyi:
Yolculuk ve uzak haber tanrısı, başında
parlak gözlerini saklayan gezi başlığı,
önünde tuttuğu ince değnek,
hafif çırpınan kanatlar topuklarında;
sol elindeyse, kendisine emanet, kadın .

O, öyle sevgiliydi ki, tek çalgıdan yükselen yas
daha çoktu bütün kadın-yascıların yasından,-
içinde her şeyin bir daha buluştuğu
bir yas dünyası yükselmişti: orman ve vadi
ve yol ve köy, tarla ve ırmak ve hayvan,-
bu yas dünyasının çevresinde dönerdi
bir başka yeryuvarlağının çevresinde döner gibi bir güneş
ve yıldızlarla yüklü, sessiz, bütün bir gök,
biçimsiz yıldızlarıyla bir yas göğü
O, öyle sevgiliydi.

Ama işte yürürdü tanrıyla elele,

adımları uzun kefeniyle çevrili,
kararsız, usul ve sabırsızlanmadan.
Sarınmış kendine, vakti yakın biri gibi,
ne önlerinde yürüyen adamı düşünürdü,
hayata yükselen yolu ne de.
Sarınmış kendine, gezinirdi. Ölmüşlüğü
onu bir dolgunluk gibi doldururdu.
Tatlılıkla, karanlıkla dolu bir meyve gibiydi
büyük ölümüyle; öyle yeniydi ki bu ölüm,
şimdilik kadın bir şey alamazdı içeri.

Bir yeni kızlığa ermişti,
dokunulmazdı. Akşamın gelmesiyle kapanan
bir çiçek gibi kapanmıştı cinsiyeti.
Solgun elleri karılık etmek alışkanlığından
öyle uzaklaşmıştı ki, ince tanrının
götürürken sonsuz yumuşak değinmesi bile
onu tedirgin ederdi bir aşırı senlibenlilik gibi.

Ozanın şiirlerinde sık sık yansıyan
o sarışın kadın değildi artık;
ne kokusuydu geniş sedirin artık, ne adası,
ne de şurdaki adamındı artık.
Şimdiden uzun saçlar gibi çözülmüştü,
yağan yağmur gibi her yere sunulmuştu,
çok türlü bir azık gibi dağıtılmıştı.

Köktü şimdiden.

Ve birdenbire,
tanrı elinden tutunca, acı bir
çığlıkla söyleyince şu sözleri: «Geri baktı!»
bir şey anlamadı, dedi yavaşça: «Kim?»

Oysa uzakta, parlak yerinde karamsı,
biri dururdu her kimse, yüzü
belli değildi. Durur ve görürdü
nasıl, çimenler arasındaki yol kesiminde,
haber tanrısının, yüzünde acı, sessizce döndüğünü
gitmek üzre ardından o şeklin:
aynı yoldan geri dönmekte olan,
adımları uzun kefeniyle çevrili,
kararsız, usul ve sabırsızlanmadan.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Yayınlandı:  on at 4:30 pm Yorum yapın
Tags: , , , ,

Aşk Şarkısı

Aşk Şarkısı

Ruhumu nasıl tutsam da, seninkine
değmese? Nasıl aşırsam üstünden
öbür şeylere ben onu?
Ah, karanlıkta yiten bir nesne
içre barındırmak isterdim onu ben
öyle bir yerde: bilinmedik, sessiz,
derinlerin titrerken titremeyen.

Bir var ki her değen bize, sana, bana, bak
birlikte alır bizi bir yay gibi ancak;
iki telden b i r ses çıkartır bize değen şey.
Biz hangi çalgıya gerilmişiz?
Hangi çalgının elindeyiz biz?
Tatlı şarkı ey …

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Yayınlandı:  on at 4:27 pm Yorum yapın
Tags: , , ,

Sungu

Sungu

Nasıl çiçeklenir. ah, her damardan gövdem,
daha kokulu, seni tâ bildiğim günden;
nasıl yürürüm bak, daha ince, dimdik hem,
sen öylece beklersin yalnız -: kimsin ki sen?

Bak: duyarım nasıl ırayıp geldiğimi,
geçmişi nasıl döktüğümü yaprak yaprak.
Yalnız gülümsemen, o gür yıldızlar gibi
durur üstümüzde bizim, ışıldayarak.

Adsız nesi varsa çocukluk yıllarımın,
her nesi varsa sular gibi pırıldıyan,
senin adını koymak isterim mihrabın
önünde hepsine, mihrabın: saçlarının
tutuşturduğu, göğüslerinle taçlanan.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Yayınlandı:  on at 4:25 pm Yorum yapın
Tags: , ,

Kadınların Ozana Türküsü

Kadınların Ozana Türküsü

Bak, nasıl açılmakta her şey: biz de birlikte;
çünkü başka neyiz bu türlü mutluluktan.
Ne ki hayvanda kandı, karanlıktı, işte
ruha büyüdü bizde ve haykırır durmadan

ruh olarak. Ve sensin haykırdığı böyle.
Onu ancak görünüm gibi alırsın oysa
gözlerinden içeri: usul, isteksiz öyle.
Bu yüzden deriz ki, sen değil misin yoksa

haykırdığı böyle. Sen değil misin peki,
içinde yitersek büsbütün yiteceğimiz?
Özgede bundan arta olabilir miyiz ki?

Bir türlü kalmaz bizimle Sonsuz, hep kaçar.
Sen ama varol, sen ağız, duyalım diye biz
onu, sen ama, sen, bizi-diyen: varol sen, var.

Rainer Maria Rilke
Çeviren: A.Turan Oflazoğlu

Yayınlandı:  on at 4:24 pm Yorum yapın
Tags: , , , ,